Katı Olan Her Şey

YAP İSTANBUL MODERN MOMA, MOMA PS1
2015
İş Kapsamı:
Grafik Tasarımı

 

Proje Detayı
“Katı olan her şey”—sırtımızdaki giysilerden, onları dokuyan tezgâh ve makinalara, makinaların başında çalışan insanlara, işçilerin yaşadığı ev ve mahallelere, işçileri sömüren şirketlere, kasabalara, şehirlere, koca koca bölgelere ve onları içine alan uluslara kadar—bütün bunlar ertesi gün yıktırılmak, dağıtılmak, parçalanmak, yerle bir edilmek üzere yapılıyor. Öyle ki ertesi hafta yeniden işlenebilsin, yerine konabilsin ve bütün bu süreç, inşallah sonsuza değin, tekrar tekrar, çok daha kârlı şekillerde devam etsin.
Berman, M. ‘’Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor’’ (1982). Çev. Altuğ, Ü, Peker, B., İletişim Yayınları, İstanbul, (1994): 141-142.
İstanbul Modern’in çevresindeki alan, müze de dahil olmak üzere önemli bir dönüm noktasında: büyük bir dönüşüm projesi bölgeyi bir turizm merkezi haline getirmeyi hedefliyor. Projedeki yaklaşım aslında tüm dünyada karşımıza çıkan bir durum: eski olanın yıkımı. Bu yeni bir olgu değil, hatta sistemli olduğu bile söylenebilir; küçük bir kent parçası bile tarih boyunca defalarca yıkılıp yeniden işlevlendirilmiş: önce manastır, ardından fabrika, gelecekte de alışveriş merkezi.
KATI OLAN HER ŞEY, liman bölgesinin dönüşümü için uygulanan yöntemi sorgulayan bir yerleştirme. Konuya iki taraftan bakıyoruz: İlk olarak mimarlığın ne kadar katı olduğunu sorguluyoruz ve bunun bizim kentliler olarak toplu belleğimize olan etkisini araştırıyoruz. Diğer taraftan da geçiciliğe ve bunun potansiyellerine dikkat çekmek istiyoruz.
Mimarlık ne kadar katıdır?
Yapılar, belki de insan ömründen daha uzun süre var olduklarını düşündüğümüzden, belleğimiz ile anılar üzerinden bağlar kurarlar. Peki yapılar (ve bu bağlar) ne denli sağlamdırlar? Taş, çimento veya mermerden yapılmış olmaları onları ebediyen ayakta tutmaz aslında. Bir günde kolayca yok olup gidebilirler. Daha da kaygı verici olan ise günümüzün ekonomik mantığının bir yapının ömrüne sadece 25 yıl biçmesi.Kentlerdeki fiziki ve sosyal dokuda yaralar ve boşluklar açmak veya halen kullanılır durumdaki yapıları yıkmak pek sürdürülebilir bir yaklaşım değil. Yıkım kentte derin travmalar yaratır ve bu yaraların iyileşmesi oldukça uzun bir zaman alır. Liman neredeyse 60 yıldır kentten kopmuş bir bölge, bu yüzden bu alanda bir şey yapılması gerektiği su götürmez bir gerçek. Peki ama bağların bu denli koptuğu bir yerde yapıcı bir şekilde nasıl mimarlık yapılır? – bizim ilk dürtümüz kazmaya başlamak oldu! Çünkü bir yapıyı tanımlayabilmek için yukarıya doğru inşa etmeye başlamadan önce aşağıya doğru inmek gerektiğine inanıyoruz, ilişkileri anlamak, alanın tarih boyunca geçirdiği dönüşümleri görmek gerektiğini düşünüyoruz. Kentteki akılda kalıcı yerlerin karakterini tarih boyunca katman katman biriken hikayeler belirler,
bu hikayeler ise daha sonra kentlilerin karakterini belirler.
Araştırmaya başladığımızda bu yıkım döngüsünün aslında bu alan için çok da yeni bir olgu olmadığını fark ettik. Bölge, tarih boyunca birçok defa yıkılıp yeniden yapılmıştı, her seferinde de kentteki rolü unutulmuş ya da kentlilerin hafızasında kurduğu bağlar silinmişti. Bellek, üzerinde mutabakata varılması zor bir konu. Her anı ister istemez nostalji ile yüklü oluyor ve belki de hiç var olmamış idealize bir geçmiş inşa ediyor. Halbuki nostalji yaşatmak gibi bir hedefimiz yok çünkü geçmiş geri alınamaz, ve sonsuza kadar kaybolmuştur.2 Tarih boyunca kentin yarattığı yaşantılardan öğrenebileceklerimiz olduğunu düşünüyoruz. Geçmiş kentselliklerin, gelecekte nasıl ilerlenebileceğiyle ilgili yol gösterebileceğine inanıyoruz.
Kısa bir tarih denemesi
İstanbul Modern’in içinde bulunduğu alan uzun bir süre kentin parçası değildi. Galata kent surları Kılıç Ali Paşa Hamamı civarında sonlanıyordu, buradan sonra ise kiliseler, manastırlar, ormanlar ve köylerden oluşan bir peyzaj uzanıyordu. Bu manastırlardan, adı henüz belirlenememiş bir tanesinin3 kalıntılarını ana caddeden Cihangir’e doğru yükselen tepede halen görmek mümkün.
Fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet bu bölgede bir top fabrikası kurulmasını emretti. Bu karar gelecek yüzyıllarda bu kent parçasının, Osmanlı askeri teknolojisinin en önemli merkezi olmasını sağladı. Top yapmak oldukça tehlikeli üretim metotlarını içerdiğinden patlamalar ve yangınlar oldukça sık görülen olaylardı. Yapılar, hatta tüm mahalleler yangınlarla yok olup gidebiliyordu. Fabrikalar sonsuz bir yıkım, yeniden yapım ve büyüme döngüsü içindeydiler, ancak birçoğu zaman içinde tamamen yok oldu. Bugün ayakta olan tek fabrika yapısı Sultan I. Mahmud döneminde yaptırılmış ve günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından kullanılan Tophane-i-Amire binasıdır (1746).4 Bu sıklıkta yıkımlar olunca bölgenin kentsel yerleşimini takip etmek oldukça güç olsa da, gravürler ve fotoğraflar bize geçmişteki yerleşim ile ilgili küçük ipuçları veriyor. İlk görsel verilerden birinde, 1819 tarihli Melling gravüründe deniz kenarında üç katlı büyük bir yapı ve onun yanında denize açılan bir meydan
görünüyor. 5 III. Selim döneminde yaptırılan meydan yeni bir ihtiyacı karşılamak için planlanmıştı. Osmanlı ordusu ağır ve büyük sabit toplar kullanmak yerine hareketli, araba ile çekilen toplar kullanmaya karar vermişti ve askerlerin günde üç defa talim yapmaları gerekmekteydi.6 Selim’in inşa ettiği binalar 1823 yangınında yok oldu ve II. Mahmud tüm bölgeyi aynı yerleşim şemasında yeniden inşa ettirdi. İstanbul Modern’in hemen yanındaki Nusretiye Camii ve neoklasik fabrika binaları (yıkıldı) bu dönemde yapıldı. I. Abdülmecid ise 1848 yılında İstanbul Modern’in bahçesinde kalan saat kulesini ve geçitleri izlemek için bugün yol tarafında kalan Tophane Kasrı’nı inşa etti.  Kasır aslında meydan ile ilişki içinde tasarlanmıştı, ancak bugün nargileciler ve araya çekilen duvarlar yüzünden bu ilişki kaybolmuş durumda.
Dört yüzyıl boyunca bu alan endüstriyel teknolojinin merkezlerinden biri oldu. Fabrikada ve limanda çalışanlar zamanla bölgeye yerleşti ve çevresinde bugünkü Tophane semtini oluşturdu. Boğaz boyunca yapılmaya başlanan saraylar kentin kuzeye doğru genişlemesine yol açtı, ve başlarda kentin bir banliyösü olan Tophane kent merkezinin oldukça kozmopolit bir uzantısı oldu. 19. yüzyıl ortalarında artık kentin merkezinde top üretimi yapmaktan vazgeçildi, kent dışında yeni fabrikaların yapılmasıyla birlikte buradaki fabrikalar zamanla terkedildi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında meydanın halka açıldığını görüyoruz. 1930’larda, şu anda İstanbul Modern’in olduğu yere oryantalist tarzda yapılmış bir yolcu salonu inşa edildi, burası uzun bir süre kente gemi ile gelip giden önemli misafirlerin karaya ayak bastığı bir protokol meydanı olarak kullanıldı, fabrika binaları ise artık depoya dönüştürülmüştü. Eski fabrikaların üretimden depolama fonksiyonuna geçişi, ilginç bir yatırımla bir süreliğine de olsa durdu: Henry Ford, bizzat kendisi başvurarak,  çevre pazarlara araba satmak için bir otomobil fabrikası kurmak istiyordu.7 1929 yılında Türkiye’nin ilk otomobil fabrikası burada üretime başladı. 1930 yılında tüm Türkiye’deki araç sayısı yalnızca 5000’ken, fabrikanın günde 150 araç üretecek düzeyde bir kapasitesi vardı. Ancak kısa süreli bir proje oldu. Dünyadaki ekonomik buhran ve II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri yüzünden 1934 yılında fabrika üretimi durdurdu. Bölge yine de 1944 yılına kadar Ford tarafından depo olarak kullanılmaya devam etti.
1953 yılında mimar Sedad Hakkı Eldem alanı, tüm depolama servisleri ve yönetim birimleri ile bir limana dönüştürmek için yeni bir proje tasarladı. Proje başladığında tüm eski fabrika binaları yıkılarak bugünkü antrepo binaları inşa edildi. Sedad Hakkı Eldem her ne kadar saat kulesi ve çevresini halka açmak istediğini belirtse de bu fikir bakanlık tarafından kabul görmedi.8 Bugün İstanbul Modern’in yer aldığı antrepo bu karar sonrası projeye eklendi. 1956’da Menderes döneminde, şimdiki ana caddeyi açmak adına, fabrikalar ve endüstri mirasıyla ilişkili diğer tüm binalar yok edildi.
1986 yılında liman kargo gemilerine kapatıldı ve 1995’te kıyı şeridi turizm alanı ilan edildi.9 Amaç, tüm çağdaş ilaveleri ile birlikte (kafeler, oteller, alışveriş merkezleri, sanat kurumları ve konferans salonları) yeni bir terminal inşa etmekti, ayrıca deniz kıyısının kentlilerle tekrar buluşması planlanıyordu.10 Ancak projeler ve kararlar kapalı kapılar ardında yapıldığından ve tüm büyük yatırım projeleri gibi inşaata başlandığında kentliler ile paylaşılacağından, şu an sahip olduğumuz bilgiler hala muğlak ve spekülatif. Projenin adı, tüm bölgeye dalgalar halinde yayılarak Karaköy’ü ve Tophane’yi dönüştürmeye başladı bile. Kentin ortasında ve deniz kenarındaki bu değerli arazi büyük tartışmalar yaratmaya devam ediyor, bölge hem yatırımcılar hem de kentliler için büyük bir fırsat ve iki tarafın beklentileri çoğu zaman örtüşmüyor. İki ihale süreci, birçok farklı proje önerisi, protestolar ve mahkeme kararları sonrasında gelinen son noktada proje halen mahkeme kararını bekliyor.11 Süreç şeffaf ilerlemediği için kesin olarak bir şey söylemek mümkün olmasa da çıkan haberlerde antrepoların yıkılacağı söyleniyor, İstanbul Modern’in ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne ait Resim Heykel Müzesi’ne ( yeni adıyla İstanbul Çağdaş Sanat Müzesi) tahsis edilen 5 no’lu Antrepo’nun ise devam eden kira sözleşmelerinden dolayı yıkılmayacağı tahmin ediliyor, ancak yeni plana nasıl dahil olacakları belirsizliğini koruyor.12 
Antrepolar, şu anda her şeyin terk edilmiş gibi gözüktüğü bir ara dönemde. Bu bekleme döneminin bir potansiyeli olduğunu düşünüyoruz. Bu dönemi, tüm tarafların birbirini suçladığı verimsiz kavgalarla geçirmek yerine, bu önemli kent parçasının geleceğini olumlu yönde etkileyebilecek küçük deneylerin yapıldığı bir oyun sahasına çevirebiliriz. YAP: Yeni Mimarlık Programı gibi programların bu deneylerin aktif bir parçası olabileceğine inanıyoruz. Bilgisayar programları piyasaya sürülmeden önce bir beta testinden geçer ki olası problemler ve iyileştirmeler önceden öngörülebilsin. Gerçek ölçekte maketler yapmak aslında mimarlık için bir anlamda beta-testi13, ve geçici yapılar bize bölgenin dinamiklerini anlamamız ve fiziksel ve sosyal olarak nelerin mümkün olduğunu görebilmemiz için bulunmaz bir fırsat.
Anlık Anıt ya da geçiciliğin gücü
İstanbul Modern’in içindeki zincirli merdiven aslında müze kurulmadan önce de oradaydı. Monica Bonvicini tarafından 8. İstanbul Bienali için yapılmış olan, Cehenneme Merdiven adlı bu yerleştirme geçiciliğin gücünü de gösteriyor. Güçlü bir ifade belki binaların yaşamından bile daha uzun süre var olabilir, tek günlük bir etkinlik kentlilerin toplu hafızasında sonsuza kadar yaşayabilir.
Mimarlığın sağlam ve katı olması beklenir. Ancak kentlerimize baktığımızda, uzun dönemde bunun tam tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. Kentlilerin toplu hafızası belki de mimarlıktan daha kalıcı. Analizimiz İstanbul Modern’in bulunduğu bölge ile sınırlıydı, ve bu küçük kent parçası bile zaman içinde birçok farklı binaya ve kentsel düzenlemeye tanık olmuş. İyi yerleşim planları da olmuş,  sorgulanması gerekenler de. Daha geniş bir zaman ölçeğinden baktığımızda bize aslında birçok olasılığın 1:1 ölçekte denendiği ve nelerin iyi nelerin kötü olduğunu gözlemleyebileceğimiz bir liste sunuyor.
Ama artık bir şeyler denemek için illa büyük binalar inşa etmemize gerek yok.
Kamusal alanın azalması, ağır ilerleyen veya başarısız kentsel dönüşüm projeleri ve ekonomik kısıtlar, mimarları, plancıları ve aktivistleri geçici projeler üretmeye yöneltti. Geçicilik mimarlara, sıradan kentlilere, ve yatırımcılara sıra dışı fikirleri uygulama özgürlüğü veriyor.14 Başarısız mı oldu? bir daha denemek için büyük yatırımlara ve projelere gerek yok, hemen yarın tekrar başlanabilir. Hedefler iyi belirlenirse bu tür geçici projeler bölgenin kimliğinin inşasına ve kentselliğinin güçlenmesine yardımcı olabilir, daha geniş kitleleri projenin içine dahil etmeye yardımcı olabilir.
Belki de geçici mimarlıklar geleceğin kentlerindeki tek kalıcı eserler olacak.15
KATI OLAN HER ŞEY’in tasarımı

Yaklaşımımız, İstanbul Modern’i çevreleyen alanı tüm bileşenleriyle birlikte parçalara ayırmak ve mimarinin geçici yüzünü gözler önüne serecek şekilde yeniden bir araya getirmekti. Tasarım burada inşa edilmiş önceki binaların geometrilerini alıyor ve bunları birbirleriyle çarpıştırarak kaotik bir biçime sokuyor. Fakat gün içinde şeffaf şekiller katılaştıkça bu kaos da bir anlam ifade etmeye başlıyor. Geçmişin geometrileri bir görünür bir görünmez oluyor. Bölgenin endüstriyel tarihinden beslenen “KATI OLAN HER ŞEY”, hem geçmişe dair bir hatırlatma hem yakında yeniden değişecek olan bölgenin geleceğine dair bir bildiri; geleceğe daha eleştirel  bakmamızı öneren.

Grafik Tasarım:
PATTU, Cem Kozar, Işıl Ünal